| |
|
|
|
|
MEKANİK
Mekanik
terimi ilk söylendiğinde, birçok insanın belleğinde kaldıraçlar, vinçler
ve buna benzer araçlar veya makinelerin görüntülerini oluşturabilir.
Doğaldır ki, kavramın bilimdeki karşılığı bu değildir. Aslında alet ve
makineler mekaniğe bilimsel anlamda bağıntılıdırlar, çünkü bunlar bilimsel
mekanik ilkelerinin her günkü pratik örneklerinin uygulanış biçimleridir.
Ancak, bilimsel olarak mekanik,
fiziğin cisimler üzerindeki kuvvetlerin eylemi ile ilgilenen bir
bölümüdür. Bir cismin bir
diğeri tarafından itildiği zaman neden ve nasıl hareket ettiği, uzun bir
kaldıracın ağır bir cismi kısa bir kaldıraçtan neden ve nasıl daha kolay
hareket ettirdiği, basit mekanik sorunlarıdır. Buna benzer sorunlar çok
uzun bir zaman boyunca insanların
merakına neden olmuşlardır. Avusturyalı büyük fizikçi Ernst Mach mekaniği,
“fiziğin en eski ve en basit
bölümü ve diğer birçok dalın anlaşılması için gerekli bir temel”
olarak tanımlamıştır.
Bugün mekanik üç ana
bölüme ayrılmaktadır: Yol, zaman, hız ve ivme arasındaki ilişkiyi
inceleyen kinematik, kuvvetle hareket arasındaki ilişkiyi inceleyen
dinamik ve hareketsiz bir cisim üzerindeki kuvvetlerin etkisini inceleyen
statik. Mekanik ilkelerin ilk uygulamaları gerek Yunan gerekse Romalılarca
kullanılmış olmasına karşın, Archimedes'in yaptığı çalışmaların dışında
ilkelerin kendileri ile ilgili yapılan incelemeler çok azdı. Bundan sonra
gelen yüzyıllarda pratik sanatçılar inanılmaz birçok eseri en basit
mekanik gereçlerle yapmalarına ve çalışma ilkelerini bilmelerine karşın,
bu konuda ilerleme ve bu basit makinelerin çalışma nedenlerine ait
kuramlar geliştirilemedi. Archimedes sonrasında bu konudaki çalışmalar
Leonardo da Vinci'ye kadar bir duraklama geçirdi.
Leonardo modern mekaniğin ilk kurucularındandır.
1452'de doğan bu bilim
adamı,
insan uğraşlarının birçok dalında, en önemli kişilerden biridir. Bilgisini
(derin bir beğeni beslediği Archimedes'i hesaba katmazsak) daha
önceki bilim adamlarının yaptıklarını
incelemekle değil, teknoloji uygulamaları üzerindeki
çalışmalarıyla elde etmişti. Ayrıca bu konular üzerine kendi
geliştirdiği yeni kuramları
uygulamıştı. Yazdıklarına oranla yapıtlarının çok azı günümüze
kadar gelebilmiş olmasına karşın, Leonardo da Vinci tarafından gözlenen ve
farkına varılan birçok
olgunun çok daha sonraları Galileo ve Newton tarafından bulunduğu
bilinmektedir.
Bugün
artık Leonardo'nun sözleriyle de vurgulanan Geosentrik kuramın
saçmalığına gülebiliriz (Geosentrik
kuram, dünyayı güneş sisteminin merkezi olarak gören kuramdır.
Yermerkez kuramı). Ancak o zamanın bilim adamlarının olanaklarını dikkate
almak gerekir. Böylece o zamanlar hemen hemen tüm dünyaca benimsenen
Geosentrik kuramına gülmek yerine, Leonardo da Vinci'nin hangi nedenle
bunun üzerinde çalıştığının ve bu olgunun bilimsel kuram için öngördüğü
sonuçlan görebilmesinden ötürü beğeni duyarız. Leonardo'nun büyüklüğü ve
fizikçi olarak önemi, onun yürekli mantığından ve "...mekanik matematik
bilimlerinin bir cennetidir, çünkü ihsan burada matematiğin özüne ulaşır"
düşüncesini ilk olarak benimsemiş bir bilim adamı olmasından gelmektedir.
Bütün bunların dışında statik (cisimlerin dengelerini
incelenmesi) ve
uygulamalı
mekaniğe önemli katkılarda bulunmuştu. Dinamik (cisimlerin
hareketinin incelenmesi) bilgileri
ise daha az gelişmiş durumdaydı. Dinamik bilimin gerçek kurucusu
ise Floransa ve Padova kentlerinde profesörlük yapan Pisa'lı Galileo
Galilei (1564)'dir. Galileo'nun en büyük katkısı, kabul
edilen düşüncelerin gerçekliklerini
sınayacak deneysel yöntem geliştirebilme-siydi. Bu konu (bir düşüncenin
özel olarak ayrılmış bir öğretici tarafından sırf o söylediği için
doğru olarak kabul edilmesi) olarak adlandırdığı otorite ilkesine karşı
çıkmasına neden oldu, bu da Galileo'nun kilise tarafından
lanetlenmesine yeter bir nedendi.
Galileo eskilerin aynı yükseklikten bırakılan
iki cisimden
ilk
düşenin daha ağır olduğu inancını bir
deney yaparak araştırdı ve sonuçta eskilerin bu savının yanlış
olduğu ortaya çıkmış oldu. Galileo mekanikle ilgili tam bir kuram
geliştirmedi. Bu daha sonra Newton tarafından yapıldı. Fakat onun "Deney,
kuramın geçerliliğini sınamakdır" yöntemi yeniydi ve bu yöntem fiziğin
daha sonraki tüm tarihsel evrimi boyunca değiştirilmeden korundu. Bugün
bile Leonardo tarafından belirli bir ölçüde sınırları belirlenen
Eylemsizlik ilkesinin ilk olarak belirgin biçimde formüle edilmesini
de Galileo'ya borçluyuz. Bu ilkeye göre, üzerinde hiçbir kuvvetin etkin
olmadığı bir cisim başlangıçta hareketsizse, hareketsiz olarak kalır. Eğer
hareket halindeyse, bu hareketini hızında ve yönünde bir değişim
olmaksızın bir doğru boyunca devam ettirir.
Bu sav ilk bakışta basit görünmekteyse de, mekaniğin
ve tümüyle fiziğin belki
de en
önemli İlkesini oluşturmaktadır. Bu ilkenin sonuçlarının tamamının değeri
anlaşılana kadar modern fiziğin gelişmesi yolunda çok az bir ilerleme
gözlendi. Bu. insanın bir anda
farkına varabileceği kadar belirgin olmayan ve
her
günkü deneyimlere uymayan bir kuramdı
ve belki de bu yüzden formüle edilmesi çok uzun bir zaman aldı.
Aristoteles'in görüşüne göre geçerli olan,
karşıt
ilkeydi. Bu ilke, "hareket durumundaki
bir cismin ona etki eden kuvvet, durdurulduğunda bir süre sonra
duracağı" görüşünü savunmaktaydı. Bu
oldukça açıktır. Örneğin, her
bisikletçi bilir ki, alabildiğine düz bir yolda hızla giderken
pedal çevirmeyi bırakırsa, kısa zaman sonra duracaktır. Bisikletçi yol
boyunca sabit bir hızla devam etmek istiyorsa pedal çevirmekten başka
seçeneği yoktur. Diğer bir deyişle,
kendisini devamlı ileriye itecek
bir
kuvvet
üretmek zorundadır. Yanlışlığın nerede olduğunu
belirleyebilmek için,
bisikletçinin pedal çevirmeden tamamen dümdüz bir yolda gidebileceği en
uzun yolu gitmek istediğini düşünelim. Önce bisikletini yağlayabilir ya da
bisikletinin zincirini yemler ve
böylece biraz daha ilerleyebilir. Daha sonraki deneyi daha düz ve
sürtünmesiz bir yolda tekrarlar ve daha ileri gider. Bu yöntemle koşulları
daha da zorladıkça, daha çok yol alacaktır. Sonucu bisikletçinin kusursuz
bir bisiklete sahip olduğu düşünülürse, bu bisiklette sürtünmesiz bir
düzlemde ve hava sürtünmesi olmadan hareket ettiği kabul edilirse,
bisikletlinin sonsuza değin yol alabileceği varsayımına ulaşılır.
Bu
açıklanan deney eylemsizlik
ilkesidir. O halde bisiklet, gerçek yasamda neden bir noktada
durmaktadır?
Sayfa
başına dön
Bisiklet bir durma noktasına varır. Çünkü bisiklete etki eden birçok
kuvvet bulunmaktadır; Çarkların
sürtünmesi, tekerleklerin yolda sürtünmesi ve hava ile sürtünmesi gibi...
Bu kuvvetler gerçekte bisikletin
hızını korumaya yardımcı
olmazlar, aksine hızda azalmaya neden olurlar. Pedalları çevirme
işlemi bisiklete
hızı
artırıcı yönde
etki
yapmaktadır. Böylece kuvvet ve hız
arasında doğrudan doğruya bir bağıntı olmamakla beraber (
Aristotales’in inandığı gibi), kuvvet ve hız değişimi arasında bir bağıntı
bulunmaktadır.
Bisiklete
karşı olan kuvvetler hızı azaltmaya yöneliktir ve bu kuvvetler ne kadar
güçlü olursa, hız da o denli azalır veya değişime uğrar. Eylemsizlik
ilkesi birçok doğa olaylarının açıklanmasını sağlar. Örneğin, bir arabada
bulunduğunuz zaman fren yapıldığında neden kendimizi ileri doğru itilmiş
gibi hissederiz? Yanıt oldukça basittir. Araba fren yapınca (yavaşlayınca)
hızımızı koruyacağımız ve yola devam etmek isteyeceğimizden bu bizim
ileriye doğru itilmiş gibi hissetmemize neden olacaktır. Buna benzer
olarak, araba hızlandığında geriye doğru, bir köşeden döndüğü zaman da
döndüğü tarafın aksine sağa ya da sola doğru savruluruz. Eğer Galileo
mekaniğin temeli konusunda (en gerekli terimleri) bilimsel olarak ortaya
koyabilseydi, mekanik, Isaac Newton ile birlikte az çok kesin bir
temele oturtulmuş olurdu. Aslında Newton'dan sonra bu konuda herhangi bir
şeyin ortaya çıkması 1900'e kadar değil, Einstein'ın çalışmalarına kadar
sürmüştür. Fakat Einstein'in mekaniği Newton'un mekaniğiyle uyuşmuyordu,
sadece bazı özel hallerde onu kabul ediyordu. Newton mekniği üzerinde
bugün hâlâ çalışılmaktadır ve anlaşılması konusunda ilerlemeler
gözlenmektedir.

Newton'un üç yasası ile kütleleri ve
üzerlerinde
etkin
olan kuvvetlerin bilindiği
cisimlerin hareketlerini açıklamak
olasıydı. Bu yasalar bilim
adamları ( o zamanlar dikkate
değer bir biçimde ve uluslararası alana yayılan) tarafından iyice
anlaşılıp, hazmedildiği zaman, bu yasaların pratik
uygulanmasına yönelik büyük bir çalışma ve araştırma baş
göstermiştir. Bu yolla, aynı zamanda sanayi devrimini besleyen birçok
teknolojik
ilerlemeler de izlenmiştir. Buna
ek olarak, bu üç yasayı geniş çapta cisim türüne uygulayan yeni fizik
dalları
doğdu. Newton
ilkelerinin,
sıvıların davranışına uygulanması,
iyi bilinen bir olay
olan cisimlerin sıvıların içinde yüzmesi olayının tam bir biçimde
anlaşılmasını sağladığı gibi, İsviçreli bilimci Bernoulli'nin "hareket
halindeki sıvıların basıncı" ile ilgili yasada olduğu gibi, birçok yeni
yasanın formüle edilmesinin
anlaşılmasına da yardımcı olmuştur. Diğer araştırmacılar mekanik
yasalarını canlı organizmalara uygulamayı düşünmüşlerdir.
Doğada uğraşılabilecek sayısız ve çok
çeşitli kuvvet vardır. Buna karşın bu üç büyük yasanın uygulanması,
yaşam bilimlerindeki birçok sorunun çok iyi anlaşılmasına yardımcı
olmuştur.
Sayfa
başına dön
Sorunların karmaşıklığının gittikçe artan bir biçimde ilen derecede
matematiksel araştırmayı gerektirmesi
sonucu, "fizik matematikçileri" konuya sahip çıkmışlardır. Bu
sorunlardan bazıları oldukça karmaşıktı.
Örneğin: esneklik kuramı. Bu konuyla
ilgili
kuvvetler,
cismin
durumundaki değişiklikle orantılıdır.
Orantılı kuvvetlerin ikinci yasadaki denkleme uygulanmasıyla belli
aralıklarla tekrarlanan hareketler, tekrarlayan hareketler, periyodik
hareketler olarak sonuçlandı ve aralarındaki uzaklık (cisim tarafından
hareket noktasına dönmek için alınan zaman) ve "genlikleri" ile
tanımlandılar. Bunlar oldukça karmaşık konulardır ve yüksek matematiğin
dikkate değer bir bölümü bu tür araştırmalar sonucu geliştirilmiştir.
Derinliğine çalışılan diğer bir kuvvet türü de, gerçekte bir sıvıyı
oluşturan moleküller arası çekimden oluşan yüzey gerilimidir. Bu alanda ve
yine bu 3 yasanın özünde ince bir tüp
boyunca sıvıların yükselme eğilimi olan kapillerite gibi birçok
karmaşık olay açıklanmıştır. Yükseklik yer düzeyinden en doruk noktasına
ulaştığında bile, kılcal damarlarla dolu olan bitkilerin sularını en
yüksek yapraklarına nasıl ilettikleri böylece anlaşılmıştır.
Sesin belirli bir hızla yayılan, sıkıştırılmış ve
seyrekleştirilmiş hava
dalgalarından başka bir şey olmaması özelliğinden dolayı, fiziğin en eski
dallarından biri olan akustik de mekanikle birleştirilmiştir. Bu hava
dalgalan insan kulağına ulaştığı zaman, kulak zarının titreşmesine yol
açarak sesin duyulmasını sağlarlar.
Fizikçiler ses dalgalarını havadan başka maddelerden geçirerek,
Newton yasalarının doğruluğunu
araştırdılar ve bu deneyler
sonuçları hareket yasasına dayanılarak yapılan
bütün
varsayımların
gerçekliğini ortaya
koydu.
Newton'un üç yasasına gerek duyulmadan, bütün bu
konudaki araştırmalarda
"iş", "enerji" kavramları da birlikte bir hayli karışık sorunun çözümüne
yardımcı olmuştur. Fizikte her
kavramın tam ve kesin
bir
anlamı vardır. İş; fizikte,
günlük konuşmada geçen iş anlamında kullanılmamaktadır: Bir
fizikçiye göre "iş",
bir
kuvvetin belli bir doğrultuda (bu
doğrultu kuvvetle bir açı
yapabilir) bir cisme etkisiyle alınan yola eşittir. Bu nedenle, eğer bir
taş kaldırılır veya belirli bir
uzaklığa itilirse, fizikçi taşı o yüksekliğe kaldırmak
veya hareket ettirmek için gerekli
kuvveti, yapılan "iş" olarak tanımlayacaktır.
Taşı iki kat uzaklığa hareket ettirmek, yapılanın
iki
katı İşi gerektirecektir.
Fizikte bu işi
yapma yeteneğine ise "enerji" denilir.
Newton tarafından geliştirilen üç yasa, bilime yüzyıllar boyunca hizmet
etmiştir. Bu yasalar günümüzde bile, çevremizdeki olayların nedenlerini
bilimsel olarak açıklamanın temelini
oluşturmaktadır. Buna karşın, Newton
yasaları boşluk ya da atomu oluşturan
çok küçük parçacıklar üzerinde çalışan
bilim adamlarının bütün sorunlarını
çözememektedir. 19. yy.'ın sonlarına kadar
bilim
adamları çevrelerindeki kendi
boyutlarıyla kıyaslanabilir olaylar ve olgular üzerinde
çalışmışlar, gözledikleri olayları açıklayabilecek fiziksel kuramlar
ortaya koymaya çalışmışlardır. İlerleyen
teknoloi deneylerin daha duyarlı bir
biçimde yapılabilmesine olanak sağlamış, Newton yasalarıyla deney
sonuçlarının açıklanması için yapılan zorlamalar fiziği bîr yerde çıkmaza
sokmuştur. Örneğin doğal olaylar
üzerinde çalışmakta olan bazı bilim adamları ışık hızından etkilenen
araştırmalarında birtakım tanımlanamayan sonuçların varlığını
gözlediler; buna göre ışık ışınlarının çok hızlı hareket etmeleri
nedeniyle, günlük yaşamda anlık görüntüler, hareket ediyormuş gibi kabul
edilir. Bir deniz fenerinden
denizdeki bir gemiye ulaşan ışığın hızının sezilebilir olmamasına karşın,
dünyadan milyonlarca km. uzaklıktaki bir yıldızın ışık hızı sezilebilir
bir
özellik kazanmaktadır.
Fizikçiler tarafından, çok büyük ve çok küçük maddelerin davranışlarının
gözlendiği olayların açıklanmasına
yardımcı olması için gerek duyulan diğer yasalar, en büyük bilim
adamlarından biri olan Albert Einstein tarafından
geliştirilmiştir.
Bir Musevi ana - babadan 1879'da Bavyera'nın Ulm
kentinde dünyaya gelen Einstein, Münih ve Zürih'te öğrenim gördükten sonra
1905'te "özel relativite
kuramı" m yayınladı. 1916'da ise, bu Özel kuramın
geliştirilmesi ile ortaya
çıkan
"genel relativite kuramı"nı bilim dünyasına sundu.
Bu kuramın dayandığı nedenler ve matematik, halktan birinin kolayca
anlayamayacağı kadar kadar zor ve karışıktı. Einstein savunmasına
"herhangi bir nesnenin hareketi başka bir nesneye bağıntılı olarak
hesaplanması gerekir" ilkesiyle başladı. Tüm evrende hiçbir şey
tek başına diğerlerinden yalın
olarak hareketsiz değildir ve her hareket başka bir harekete bağımlıdır.
Örneğin, bir uzay gemisinin hareketi dünyanın hareketiyle bağıntılıdır.
Kuramın, relativite (görecelik) kuramı olarak adlandırılması, bağımlı
hareketlerin üstünde durmasından ileri gelmektedir. Hız ölçüldüğünde dünya
hareketsiz, uzay gemisi ise hareket edermiş gibi sabit, dünyanın ise uzay
gemisinin hızıyla hareket ediyormuş gibi
düşünülmesi hiçbir şeyi
değiştirmeyecektir.
Einstein daha sonra ışık hızının, ışık kaynağının
ve gözlemcinin hareketlerinin
etkisi
olmaksızın, her zaman aynı değere sahip olduğunu ileri sürdü. Einstein'ın
fikirlerinden birçok önemli sonuçlar çıkmıştır. Bunlar arasında en çok
ilgiyi çekenler zamanın ve uzunlukların hıza olan bağımlılıkları ve belki
de en başta geleni "bir cismin hızı arttıkça kütlesi de artar" fikridir.
Başka bir deyişle, cismin kütlesi hareketine göre değişmektedir. Doğal
olarak gözlenebilen ve denenebilen hızlardaki kütle artışı fark
edilemeyecek kadar
azdır, buna karşılık, cisimler ışık hızına ulaştığında
kütle artışı hızla ortaya
çıkar. Bugün yüksek enerji fiziğinin kuramlarının sınandığı
Fermilab (ABD), Cern
(İsviçre) gibi dünyanın sayılı
büyük laboratuarların da
yapılan deneylerde çekirdeğin
yapısını oluşturan elemanter parçacıklar ışık hızıyla kıyaslanabilecek
hızlara erişmekte ve kütlelerindeki artış miktarı kuramda
değerlere tümüyle uymaktadır. Böylece
Einstein,
kütle
ile
enerji arasındaki
ilişkiyi, bütün fizikçiler
tarafından E=mc2 formülüyle ortaya koymuşlar
(E=enerji. m=kütle,
c=ışık
hızı).
Einstein
doğanın davranışına yeni bakış açıları
kazandırmakla kalmamış aynı zamanda kuramlarını matematiksel
terimlere indirgeyerek mekanik ile bu kesin sistem arasındaki bağları
yeniden saptamıştır. Einstein'ın kuramları başlangıçta çok yeni ve garip
olarak karşılandı, fakat bilim
adar doğruluğunu kanıtladılar. Fikirleri, evrenin sırrına tam
bir
yanıt olmasa da
modern fiziğin gelişmesine kuşkusuz
anlamlı bir
katkıda bulunmuştur.
|
|
|
|
|